--Kişisel

Kime isyan ediyorsam…

Ne zaman bir şey yazmaya kalksam, ya birileri yanıma geldi, ya da yapmam gereken bir şey vardı ve o aklıma geldi bıraktım yazmayı. Gerçi bir önceki yazımdan sonra neden bu kadar ara verdiğim az çok tahmin edilebilir. Şu an işe gidiyorum misal.

“Acaba severek edinebileceğim bir meşguliyet var mı şu dünyada, mutlu olarak gidip geleceğim ve para kazandırabilecek?” diye düşünüyorum. Sanırım yok. Varsa da o işler çoktan başkalarının olmuştur. Malum, mutlak bir güç olmalı seni böylesi bir işe sokabilecek. Kendi kendine giremeyeceğini söyledim, evet.

İş hayatında mutlu olan bireyleri kıskanmaya başladım. Şu iş yerlerinde gülerek mutlu mesut fotoğraf çekinenlere de uyuz oluyorum. Hiç bir zaman onlardan biri olamayacağım sanırım.

İstanbul ve Antalya’da yaşama hayalleri kuruyordum önceden. Küçük bir ilçede yaşamamdan kaynaklı, büyük şehirlerde yaşam olanaklarının daha iyi olacağına inandırmıştım kendimi. Haksız da sayılmazdım. İlk ve ortaokul yıllarımda dışarıda arkadaşlarımla oyun oynamak ve bir iki yıl kareteye gitmek dışında bir aktivitem yoktu. Basketbol potası yoktu, voleybol kortu keza futbol sahasını geçtim, iki taş kale dışında hiç bir şey yoktu. Bunları ileriki yaşantımda profesyonel olarak oynamak isterdim. Ama okulda beden eğitimi derslerinde bize biraz olsun özen gösterip oynatan öğretmenimizin de tayini çıkmıştı. Ve o gittikten sonraki tüm beden eğitimi derslerimizde okulda boş beleş dolaşmaya başlamıştık. Normalde boş olmaktan hoşlanan bir insanım ama bu benim hiç hoşuma gitmiyordu. Onu çok seviyordum. Belki tüm öğrenim hayatım boyunca en çok gerçekten o öğretmenimi sevmiştim. Lisede ise dört yıl boyunca sadece ters ve düz takla atmayı öğreten bir öğretmenim oldu.

Okulda sanat anlayışımız elbette flüt dersimizden ibaretti. Onu çalmayı çok sevmiştim, evde de sürekli kendi kendime çalıyordum, annemin hoşuna gidiyordu. Flütü ters turuyormuşum, üstte olması gereken elim altta, altta olması gereken elim ise üstteymiş. Bir gelen onu düzeltmeye çalışırken, bir gelen öğretmen onu umursamıyor, belki farkında bile olmuyordu. Müzik dersi için de hatırladığım düzenli bir öğretmenimiz olmadı. Lisede sanat mı? O hiç olmayan bir şeydi zaten. Ta ki son sınıfta şans eseri yanlışlıkla oynattıkları tiyatroya kadar.

İşte tüm bu olanaksızlıkları küçük bir şehirde yaşamama bağladım. Çünkü ben sanatçı olabilir yahut sporla ilgilenebilirdim. Yaşantımı bunların üzerine kurmak beni mutlu kılardı. Hobi olarak görmek istemiyordum. Bak baba hobi olarak görüyorum şu an ve çok mutluyum gördüğün gibi. Sen sanatçımsın ve ben senin başarısız bir eserinim. Bir kez olsun, “İleride hayatını nasıl kazanmak istiyorsun? Ne ile ilgilenmek seni mutlu eder, gel seçelim, ona göre hayatına yön verelim.” demedin. Ben istediğimi dile getirdiğimde hiç umursamadın. Hobi olarak gör, dedin. Küçükken ben hayal dünyamda yaşıyordum. Zengindi o dünyam, artık fakirim, yanlış bir dünyada ve yalnızım.

Antalya hayalini gerçekleştirirken, artık İstanbul için hevesimin de enerjimin de kalmadığını hissediyorum. Artık hiç bir hayalim de yok zaten.

Ayrıca bu yazıları da beğenebilirsiniz...

1 Yorum yapılmış!

  • Cevap yaz
    post apokaliptik
    Temmuz 14, 2019 saat 12:33 am

    Bırakın hayal dünyanızda yaşamaya devam edin efendim. Biz de sizin hayal dünyanıza dönem dönem misafir olarak gelelim.

Yorum yapmak ister misiniz?